☰ Sure görünümüne geç

Kelime: 🇹🇷 🇬🇧
Meal: 🇹🇷
Mahmoud Khalil Al-Husary
ve andolsunAnd verilybiz vahyetmiştikWe inspiredMusa'yatoMusaMusadiyethatgeceleyin yürütTravel by nightkullarımıwith My slavesve vurand strikeonlar içinfor thembir yola pathdenizdeindenizthe seakurudrykorkmanotkorkarakfearingyetişme(sin)dento be overtakenveand notendişe etmebeing afraid
🇹🇷 20:77 Gerçekten Musa'ya şöyle vahyettik: "Kullarımla geceleyin yürü (Mısır'dan çık) de (asânı vurarak) onlara denizde kuru bir yol aç; (artık firavun tarafından) yetişilmekten korkmazsın ve (boğulmaktan) endişe de etmezsin."
onların ardına düştüThen followed themFir'avnFiraunaskerleriylewith his forcesörttü (boğdu)but covered themdenizdenfromdenizthe seaşeywhatonları örtencovered them
🇹🇷 20:78 Firavun ordularıyla hemen onları takip etti, denizden kendilerini sarıveren (korkunç boğulma) sarıverdi
ve saptırdıAnd led astrayFir'avnFirauntoplumunuhis peopleveand (did) notdoğru yola iletmediguide them
🇹🇷 20:79 Böylece Firavun kavmini yanlış yola sürükledi ve doğru yola götürmedi.
Ey oğullarıO Children of IsraelİsrailO Children of IsraelandolsunVerilybiz sizi kurtardıkWe delivered youdüşmanınızdanfromdüşmanınızyour enemyve size va'dettikand We made a covenant with youyanındaon (the) sideTur'un(of) the Mountsağthe rightve indirdikand We sent downüzerinizeto youkudret helvasıthe Mannave bıldırcınand the quails
🇹🇷 20:80 Ey İsrailoğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık ve Tûr dağının sağ yanında size söz verdik, üzerinize de kudret helvası ve bıldırcın indirdik.
yeyinEattemizlerindenoftemiz şeyler(the) good thingsşeylerinwhichsizi rızıklandırdığımızWe have provided youamaand (do) nottaşkınlık etmeyintransgressbu husustathereinsonra inerlest should descendüzerinizeupon yougazabımMy Angerve kiminAnd whoeverinerseon whom descendsüstüneon whom descendsgazabımMy Angerandolsun oindeeddüşmüş(mahvolmuş)turhe (has) perished
🇹🇷 20:81 Size verdiğimiz rızıkların en temizlerinden yiyin ve bunda taşkınlık etmeyin, sonra üzerinize gazabım iner. Kimin üzerine de gazabım inerse, muhakkak o mahvolur.
ve benBut indeed, I Amçok bağışlayıcıyımdırthe Perpetual Forgiverkimseye karşıof whoevertevbe edenrepentsve inananand believesve iş yapanand doesyararlırighteous (deeds)sonra dathenyola gelenremains guided
🇹🇷 20:82 Bununla beraber, şüphe yok ki ben, tevbe eden, iman edip salih amel işleyen, sonra da hak yolda sebat gösteren kimse için çok bağışlayıcıyım.
nedir?And whatseni aceleyle sevk edenmade you hastenkavminden (ayrılmaya)fromkavminyour peopleey MusaO Musa
🇹🇷 20:83 "Ey Musa! Seni kavminden (ayırıp) daha çabuk (gelmeye) sevkeden nedir?" (dedik.)
dedi kiHe saidonlarTheyişte(are) closeüzerindeleruponbenim izimmy tracksve ben acele ettimand I hastenedsanato youRabbimmy Lordrazı olman içinthat You be pleased
🇹🇷 20:84 Musa: "Onlar benim izimdeler (arkamdan beni takip edip geliyorlar). Ben sana acele ettim (geldim) ki, hoşnud olasın" dedi.
dediHe saidama bizBut indeed, Wemuhakkak[verily]sınadıkWe (have) triedkavminiyour peoplesenden sonraafter yousenden sonraafter youve onları saptırdıand has led them astraySamirithe Samiri
🇹🇷 20:85 Allah: "Doğrusu biz senden sonra kavmini imtihan ettik. Sâmirî onları saptırdı" dedi.
bunun üzerine döndüThen Musa returnedMusaThen Musa returnedkavminetokavmihis peopleçok kızgın bir haldeangryüzüntülü(and) sorrowfuldediHe saidey KavmimO my peoplesize va'detmemiş miydi?Did notsize vadederpromise youRabbinizyour Lordbir va'adlea promisegüzelgooduzun mu geldi?Then, did seem longsizeto yousürethe promiseyoksaormi istediniz?did you desirediyethatinsindescendüstünüzeupon youbir gazabın(the) AngerRabbinizdenofRabbinyour Lordbu yüzden caydınızso you brokebana verdiğiniz sözden(the) promise to me
🇹🇷 20:86 Hemen Musa öfkeli ve üzgün olarak kavmine döndü (onlara şöyle) dedi: "Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaad ile söz vermedi mi? Size bu süre mi çok uzun geldi, yoksa Rabbinizden size bir gazab inmesini arzu ettiniz de mi, bana olan vaadinizden caydınız?"
dediler kiThey saidçıkmadıkNotbozdukwe brokesenin sözündenpromise to youkendi malımızlaby our willfakatbut webize yükletilmişti[we] were made to carryyükler (günahlar)burdenssüs(eşyas)ındanfromsüslerornamentso milletin(of) the peopleonları attıkso we threw themaynı şekildeand thusattıthrewSamiri dethe Samiri
🇹🇷 20:87 Onlar dediler ki: "Biz sana verdiğimiz sözden, kendiliğimizden caymadık. Fakat biz o (Kıbtî) kavminin süs eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiştik. Onları (ateşe) attık. Sâmirî de (kendi mücevheratını) böylece atmıştı."