sabretBe patientşeylereovernewhatonların dediklerithey sayve anand rememberkulumuzOur slaveDavud'uDawoodsahibithe possessor of strengthgüçthe possessor of strengthçünkü oIndeed, he (was)(bize) çok başvururdurepeatedly turning
🇹🇷 38:17 Şimdi sen onların dediklerine sabret de kuvvetli kulumuz Davud'u hatırla. Çünkü o, zikir ve tesbih ile bize yönelmişti.
elbette bizIndeed, Weboyun eğdirmiştiksubjecteddağlarıthe mountainsonunla beraberwith himtesbih ederlerdiglorifyingakşamin the eveningve sabahand [the] sunrise
🇹🇷 38:18 Biz, dağları onun emrine vermiştik. Akşamsabah onunla birlikte tesbih ederlerdi.
ve kuşlarAnd the birdstoplanıp gelenassembledhepsiallonawith himkatılırdırepeatedly turning
🇹🇷 38:19 Kuşları da toplu olarak onun emrine vermiştik. Hepsi de ona uyarak zikir ve tesbih ederlerdi.
güçlendirmiştikAnd We strengthenedonun mülkünühis kingdomve kendisine vermiştikand We gave himhikmet[the] wisdomve ayırd ediciand decisivekonuşmaspeech
🇹🇷 38:20 Biz onun mülkünü kuvvetlendirmiş ve kendisine hikmet ve hakkı batıldan ayırt etme kabiliyeti vermiştik.
sana geldimi?And has (there)sana gelircome to youhaberi(the) newsdavacıların(of) the litigantshaniwhentırmanmışlardıthey climbed over the wallmabed(in duvarına)(of) the chamber
🇹🇷 38:21 Bir de davacıların kıssası geldi mi sana? Hani surdan aşarak mihraba ulaşmışlardı.
haniWhengirmişlerdithey enteredyanınauponDavud'unDawoodve korkmuştuand he was afraidonlardanof themdedilerthey saidkorkma(Do) notkorkarlarfearbiz iki davacıyız(We are) two litigantssaldırdıhas wrongedbirimizone of ushakkınatoötekininanotherşimdi sen hükmetso judgearamızdabetween ushak ilein truthveand (do) nothaksızlık etmebe unjustbizi götürand guide usortasına (adalete)tobir çiftan evenyolun[the] path
🇹🇷 38:22 Davud'un yanına giriverdiler de onlardan telaşe düştü. Ona "Korkma!" dediler, biz iki davacıyız. Birimiz, birimize haksızlık etti. Şimdi sen aramızda hak ile hüküm ver ve aşırı gitme de bizi doğru yolun ortasına çıkar.
doğrusuIndeedbuthiskardeşimin(is) my brothervardırhe has(doksan) dokuzninety-ninedoksan (dokuz)ninety-ninekoyunuewe(s)benim ise vardırwhile I havekoyunumewebir tekonefakat (kardeşim) dediso he saidonu da bana verEntrust her to meve bana ağır bastıand he overpowered mekonuşmadainsöz[the] speech
🇹🇷 38:23 Biri: "İşte bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz dişi koyunu var, benim ise bir tek dişi koyunum var. Böyle iken: Onu da bana ver, dedi ve tartışmada beni yendi" diye anlattı.
(Davud) dedi kiHe saidandolsunCertainlysana zulmetmiştirhe has wronged youistemekleby demandingsenin koyununuyour ewekendi koyunlarınatokoyunlarıhis ewesve zatenAnd indeedçoğumanykarıştıran(ortak)larınofortaklarthe partnerszulmederlercertainly oppressbirisome of themüzerine[on]diğerianotheryalnız bunun dışındadırexceptkimselerthose whoinanan(lar)believeve yapanlarand doiyi işlerrighteous deedsve azdırand fewne kadar(are) theyonlar(are) theyve sandıAnd became certainDavudDawoodkendisini denediğimizithatonu imtihan ettikWe (had) tried himmağfiret dilediand he asked forgivenessRabbinden(of) his Lordve kapandıand fell downeğilerek (secdeye)bowingve (bize) döndüand turned in repentance
🇹🇷 38:24 Davud dedi ki: "Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle sana zulmetmiştir. Gerçekten bir cemiyette yaşayanların çoğu mutlaka birbirlerine haksızlık ediyorlar. Ancak iman edip de salih amel işleyenler başka. Ama onlar da pek az." Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi sanmıştı. Hemen Rabbinden mağfiret diledi, rüku ederek yere kapandı, tevbe ile Allah'a yöneldi.
biz de affettikSo We forgaveondanfor himbunuthatve şüphesizAnd indeedonun vardırfor himyanımızdawith Usbir yakınlığısurely is a near accessve güzeland a goodbir geleceğiplace of return
🇹🇷 38:25 Biz de o zannettiği şeyi kendisine bağışladık. Şüphesiz yanımızda onun bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.
ey DavudO Dawoodelbette bizIndeed, Weseni yaptık[We] have made youhükümdara vicegerentyeryüzündeinyeryüzüthe eartho halde hükmetso judgearasındabetweeninsanlar[the] menadaletlein truthveand (do) notuymafollowkeyf(in)ethe desiresonra seni saptırırfor it will lead you astrayyolundanfromyol(the) wayAllah'ın(of) AllahşüphesizIndeedkimselerethose whosapan(lara)go astrayyolundanfromyol(the) wayAllah'ın(of) Allahonlara vardırfor thembir azab(is) a punishmentçetinseveredolayıbecauseunuttuklarındanthey forgotgününü(the) Dayhesap(of) Account
🇹🇷 38:26 Ey Davud! Gerçekten biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. Artık insanlar arasında hak ile hüküm ver. Keyfe, arzuya uyma ki, seni Allah yolundan saptırmasın. Çünkü Allah yolundan sapanlar, hesap gününü unuttukları için kendilerine çok şiddetli bir azab vardır.
Mahmoud Khalil Al-Husary